Herkese selamlar! Siteye birkaç gündür yazı girişi yapamıyordum. Bunun nedeni kendim için hayırlı (takip edenler için de) bir işle uğraşıyor olmamdır. Kendi solo-projem olan “NoumenoN”un yeni albüm işiyle uğraşıyordum ve dün de ilk tekli yayınlamış oldum. Albüm hakkında detayları yine burada paylaşacağım. Şimdilik buraya bir virgül koyuyor ve bugünün esas konusuna geçiyorum. Groove Metal deyince akla ilk gelen gruplardan biri olan “Lamb of God”ın bu yıl çıkardığı albümü “Into Oblivion”dan sizlere söz edeceğim. Hiçbir zaman büyük bir Lamb of God dinleyicisi veya hayranı olmadım. Bunun nedeni gruptan bağımsız olarak Groove Metal türünü çok fazla seven biri olmadığımdandır. Ne “Pantera” ne de “Gojira” gibi devasa Groove Metal isimlerine hiçbir zaman büyük bir hayranlık beslemedim. Lise yıllarımda Pantera biraz benim için öne çıkmış olsa da sonrasında pek de bir şey ifade eden bir grup olmadı. Yine de Lamb of God’ın her yeni albümünü merak edip dinlerim. Grubun ne aşamaya geldiğini veya yaratıcılık noktasında neler sunduğunu dinlemek isterim. Siteye yazdığım ilk Lamb of God albümü 2015 yılında çıkan “VII: Sturm und Drang”ti. Bu albüm öncesinde de elbette gruptan haberdar ve birkaç şarkısını dinlemiştim. Bu albümü çıktığı zamana göre gayet başarılı bulsam da Metal camiasında çok fazla beğenilmeyen, ortalama bir Lamb of God albümü olarak gösterilmiştir. Eh, benden daha fazla bu grubu dinleyenler elbette yorumlarında haklıdırlar. Sonrasında ise grubun eski işlerinden birini siteye yazmak istedim ve çok da eskiye gitmeden VII: Sturm und Drang’tan önce çıkmış olan, 2012 yılı bandrollü “Resolution”ı dinleyip, siteye yazmıştım. Bu albümü de gayet başarılı bulmuştum. Bu işte bir gariplik vardı ama kendi içimde neden böyle hissettiğimi de bir yandan biliyordum. En son da grubun Into Oblivion öncesinde, 2022 yılında çıkardığı, “Omens”i dinledim ve yazdım. Bu albümde ise artık antenlerimi daha fazla açtım ve birkaç Lamb of God albümünü baştan sona dinlemiş biri olarak, biraz daha tecrübeye sahip olarak yazdım. Omens, önceki Lamb of God albümlerinden çok da farklı bir noktada durmuyordu. İşte bu hiç farklılaşmamadan dolayı bu albümü dinlerken pek de zevk almadım. Önceki albümleri beğenmem veya başarılı bulmamın en büyük nedeni ise bu türü dinleyip de kendinizi kötü hissetmek gibi bir durumu yaşamıyorsunuz. Hep kafa salladığınız ve enerjik hissettiğiniz albümler dinlemiş oluyorsunuz. Bu sürekli beğenme işine dur demek için ise gerçekten de grubun birçok albümünü dinlemek gerekiyor. Eh, ben de daha net değerlendirme yapacak kadar albümünü dinledim Lamb of God’ın. Şimdi, bütün bu tecrübe ile Into Oblivion hakkındaki duygu ve düşüncelerimi sizlere sunuyorum.
Lamb of God’ın 1999 yılından bu yana Metal camiasında Groove Metal ve Metalcore alaşımlı bir müzik icra ettiğini düşünürsek, bu zamana kadar gerçekten büyüklüğünü koruyarak gelmesi büyük başarı. Özellikle günümüzde daha ekstrem türlerin yükselişini göz önüne aldığımızda Lamb of God’ın gücünü yabana atmamak lazım. Geçmişte birçok saçma problemlerle uğraşmış olsa da Lamb of God genomunu hala koruyabilen bir grup. “John Campbell, Mark Morton, Willie Adler ve Randy Blythe”in grubun ilk yılından bu yana grupta varlığını sürdürüyor olması gerçekten de taktire şayan. Davulda ise “Chris Adler”in gruptan ayrılması bence en büyük olaydı. Fakat Chris’in yerine gelen “Art Cruz” da üstüne düşen görevi iyi bir şekilde yerine getiriyor. Zaten bu türün davulculuğunda öyle çok fazla niş bir şey duymuyorsunuz. En azından ben öyle düşünüyorum. Üç aşağı beş yukarı aynı tip davul yazımları ile bezeli şarkıları dinliyorsunuz. Özellikle bunu Lamb of God diskografisi için çok rahat söyleyebilirim. Into Oblivion’ı baştan sona 3 kez dinledim. Bu albüm hakkındaki düşüncelerim ilk dinlememden sonra oluşmuş olmasına rağmen birkaç kere daha dinlemek istedim. Çünkü belki beni etkileyebilecek bir şeyler bulabilirim diye düşündüm. Fakat olmadı. Bana göre Lamb of God’ın diskografisindeki vasat albümlerden bir başkası da bu albüm oldu. Into Oblivion’ın herhangi bir sekansında, herhangi bir şekilde şaşkına uğratacak veya sizleri etkileyecek herhangi bir şey yok. Önceki orta düzey Lamb of God albümlerinde neler dinlediyseniz bu albümde de aynı şeyleri dinliyorsunuz. Hatta bana göre Randy’nin sesinde de ciddi bir hasar var ve bu yer yer bilgisayarla bile düzeltilememiş. Canlı performans videolarına baktığınızda zaten çok net bir şekilde anlıyorsunuz. Fakat bu da normal. Yıllardır bu şekilde şarkılar söylemekten gırtlak elbette yorulmuştur.
Albümdeki şarkıları dinlerken yine kafanızı sallıyorsunuz. Yine kendinizi enerjik hissediyorsunuz. Fakat dediğim gibi bu türdeki herhangi bir albümü dinlediğiniz zaman da zaten aynı şeyleri yaşıyor ve hissediyorsunuz. Bu yüzden de bu durum artık olumlu bir değerlendirme olamaz. Olumsuz da olamaz. Olması gereken neyse o var. Diğer taraftan albümün prodüksiyon kalitesi iyi düzeyde. Zaten Lamb of God albümlerinin prodüksiyon kalitesi hep iyi düzeydeydi. Bu yüzden de bunda da şaşıracağınız bir şey yok. Albümdeki şarkıların kalitesi birbirine çok yakın. Benim için “Blunt Force Blues” diğerlerine göre daha iyi bir şarkı konumunda oldu. Fakat çok az bir farkla. Genel olarak hepsi aynı düzeyde şarkılar. Günün sonunda bu albümü dinlemek hiç kimseyi sıkmaz. Hiç kimseyi mutsuz da etmez. Fakat aynı zamanda hiç kimseyi de şaşırtmaz. Hiç kimseye de görkemli bir iş olarak gelmez. En azından benim fikrim bu yönde. Bir başka yazıda görüşmek üzere, hoşça kalın!
Albüm Puanı: 7/10


Yorumlar
Yorum Gönder